|
BEGONVİL Begonvil'li Taş Ev, Yunanlı Dostum, Viyana’nın Barok Dönemi
BEGONVİL Begonvil Begonvil Begonvil Begonvil Begonvil Begonvil Begonvil'li Taş Ev, Yunanlı Dostum, Viyana’nın Barok Dönemi Bu Cuma günü dağlara, zeytinliklere, daha çiçeklenmese de hatırladığım kekik kokularını sevdiğim yamaçlara, Bafa Gölü’nün kıyısındaki Heraklia’ya gezmeye gidiyorum. Milas’taki halıcı dükkanlarını; Mumculardaki dut ağacından, Karaağaçtan eski köy kahvelerindeki iskemleleri yapan marangoz İsmail’i; belki “edepsizliği” bırakıp Yaka Köyü’ndeki taş ustası, baca ve ocak yapmakta üstüne usta bulamayacağınız Ali Usta’yı; otuz şu kadar yıl önce onarmaya çalıştığım eski bir Rum eviyle uğraşırken sağır ve dilsiz, ama mirastan kendisine 125 dönüm zeytinlik düşen bir kızı kaçırmak için hapislere düşen oğlu Mehmet’i görmeye gidiyorum. Turgutreis’in üstündeki Akçaalan’daki kahvesinde upuzun salkımlarıyla bana siyah üzüm veren kahveci arkadaşımı; Kadıkalesi’nde şimdi yıkılıp yerine Ankaralı ya da İzmirli orda-burda dikiş tutturamamış şehirlilerin işlettiği köfteci ya da kafe gibi bir yer yapılan eski kahveci Hasan Hüseyin’i; hemen yanındaki mezarlığın duvarlarının yıkıntılarının siperinde yatıp uyuyan; akrebe, yılana, çıyana şerbetli Deli İbrahim’i; İzmir’e gönderilmeyecek kadar çirkin ve ucuz balıklardan tencereler dolusu balık yahnileri yapan Aydın’ı; Nisan’da her yağmurdan hemen sonra bir yıl önce yaşayıp kuruyan çörek otlarının çürümüş köklerinin döküntülerinde boy atıveren mantarları toplamaya çıktığımız Cemal Dayı’yı; güneş batarken kumsaldan uzatma oltayla balık tutan Girit’ten gelme yaşlı dostumu, bir sabah erken saatlerde evime gelip çardağıma astığı mandalina ağacından çakı ile oyarak yaptığı çay ve çorba kaşıklarından kepçelere kadar ki oyma kaşık takımını; Gümüşlük’te Asav’da ada tavşanı besleyen, Cumayanı’na çıkıp evlerden topladığı yumurtaları, tavukları aldığı fiyattan satmaya çalışan zenginlikten yoksulluğa düşmüş Sabri Dayı’yı; Sabri Dayı’nın yarımadanın tamamını yıllarca köy köy gezip Bodrum’un bütün eşeklerini “uzaklara” satıpta, sonuncusunu kendisine “dost” diye ayırdığı, gözü gibi sevdiği “Yadigar”ı; Gümüşlük’ten Koyunbaba’ya giderken, Ahmet Ağa’nın bağ evinden sola dönünce gördüğüm Mindos’lulardan kalma kenarları gök mavisi sır tutmuş çömlekçi fırınlarını; Gümüşlük’teki otuz iki yıl önceki karakolun köyde yaz-kış yalınayak gezen rütbesiz karakol askerlerini görmeye, aramaya gidiyorum. Begonvil Oralarda otuz iki yıldır ay ay, gün gün yaşadığım zamanlarımın insanlarını, zeytin ve çitlenbik ağaçlarını arayacağım. Evimden, aşağıdaki beyaz sarnıçtan denize ve adalara doğru bakarken mezarlıktaki karaağaçların solunda, Turgutreis tarafındaki kumsalda, bahçesindeki mor begonville bir resim kadar güzel küçük taş evi göreceğim. Çardakta karpuz peynirle rakı içtiğim, Atina Üniversitesi’nde felsefe doktorası yaparken 1960’ların sonlarında Yunanistan’da demokrasiyi yıkan Cunta sonrasında Alman üniversitelerinden birine giden Yunanlı arkadaşımla birlikte o taş evin önündeki kumlara yazıp çizdiğimiz yazıları göreceğim. Çardaktan taş eve giderken yolda, bahçelerde onun kaviminden kalma kilisenin, su yollarının, sarnıcın ve benim eski insanlarımdan kalma alınlığında şahsi yazılı bir mermerin bulunduğu kesme taştan çeşmeyi geçtiğimizi anımsayacağım. Sarnıcın yanından geçerken, eski zamanların çocuklarının bahçelerden incir çaldıktan sonra, sarnıçtan su alıp ellerini yüzlerini yıkadıklarını görecek, “şamata” larını, gülüşlerini, itişmelerindeki neşeyi işiteceğim. Bütün bunları; belki de, birkaç yıl sonra anımsayacağım, yaşayamayacağım bütün bu yaşam deneyimlerimi son bir kez aramaya, bulmaya çalışacağım. Begonvil Begonvil Yaşadığım metropole döndüğümde “Kemal Derviş” ten iyi haberler bekleyenlerden biri olacağım yeniden. Daha otuz yıl önce benim de varlığımla varolan bir dünyadan kopup uzaklaşan ve BBC’nin haberleriyle, ulusal TV kanallarının haberleriyle Ulusal Programlarla dünyaya katılmaya çalıştığı söylenen bir dünyanın içinde birşeyler okumaya, öğrencilerime “bilme” nin vereceği “mutluluğu” anlatmaya çalışacağım. Cervantes’ten üç yüz yıl sonra, Goethe’den yüz yıl sonra Namık Kemal’lerle başlayıp bugünlerine gelebilmiş edebiyatımızla; ekonomi politik öğrenmeden maliyeci mantığı içinde iktisat öğrenen ve öğretenlerimizle; televoleli, piyangolu, heyecan yaratmaya tutkun tartışma programlarıyla dolu TV’lerimizle yaşama katılmaya çalışacağım. Katıldıkça ve yorgun düştükçe “Bir Yedek Subayın Anıları” nı, “Kentlerin Dğuşu” nu, “Sarıkamış”ı, “Urfalı Mateos’un Vekayinamesi” ni, Sevgili Erdoğan Alkan’ın Bandelaire’in “Paris Sıkıntısı” na, “Kötülük Çiçekleri” ne yazdığı girişleri; Radikal’in geçmiş Pazar ekleri’ndeki yazıları; Britannica’daki Halıcılık, Zeytin, Melikşah maddelerini okuyacağım. Begonvil En çok da, Amerikalı bir kültür sosyolojisiyle uğraşan bilim adamının yazdığı Avusruya Zihniyeti’ni okuyacağım, hiçbir zaman bitiremeden... 1848-1933 yıllarındaki Viyana, Budapeşte ve Prag’da yaşanan Barok Döneminin incelendiği bu kitabı yirmi yıldır okuyorum. Değişmesi gerektiğine inanılan, ama bir türlü değiştirilemeyen bir sosyal dünyada Barok bir hüznün olması için bile sanatta ve bilimde dünyayı koruyabilecek düzeye gelebilmiş bir elitin ve bu elitin hemen kıyısında, kıyılarında konumlanmış bir toplumun olması gerektiğini anlatıyor. Avusturya’nın 1848-1933 dönemi. Bugün zamanı, bugünün zamanları şimdi, burada, bu ülkede Barok bir hüzün bile yaşamıyor. Sıradanlaşma, kabalaşma içinde “kurtuluşu” bekliyoruz. Ve medyaya bakacak olursak umutluymuşuz. Begonvil Ve zaman geçiyor. Toplum, sorunlarını tartışamıyor; tartışma isteğini bile içinde uzun süre yaşatmayıp, yorulmuş gibi, önüne sürülen “sanal dünyasınca” savunulan umutlara yöneliyor. Bilgisayarlar, internetler, böyle bir ortamda, bizce akla uygun yol ve yöntemlerle, işe yarayabilecek bir gelecek projeksiyonu kazandırabilecek mi? Prof. Dr. Ünsal Oskay Marmara Üniversitesi İletişim Fak. Dekanı Begonvil Begonvil Begonvil Begonvil Yazılarla İlişiki Seçenekleri |